29 Kasım 2014 Cumartesi

Önce Sezen'i anla sonra zaten muhabbet ederiz...

Sezen'i anlamak bir deyim olmalı. Sezen anlaşılmalı. Alt metinleri, söyledikleri, söylemek istedikleri keşfedilmeli. Bugüne kadar dinlediğim hiç bir şarkısından boğulmadan çıkmadım. Hep kayboldum şarkılarının içinde. Sanki şarkıları ben yazmışım da Sezen seslendiriyormuş gibi hissettim hep. Şarkılarının dudaklarında benim ellerimin izi vardı sanki. 

Mesela Sezen  ''Ben senin hayatından gittim oğlum. Hadi yerime koy birini koyabilirsen.'' diyordu, ben bambaşka yere gidiyordum. Ya da o, ''Kendimden kaçak yarim keskin bıçak'' diyordu, ben başka bir ayrılıyordum kendimden. 

Sezen'in radyoda çıkışı bile başka bir ayrı. Başka bir dinlenilesi. Hani bazen insanlar birlikte olamayacakları, anlaşamayacakları insanları anlatırken derler ya şununla olmaz, bununla olmaz diye bana göre Sezen'i anlamayanla olmaz.

Uzun lafın kısası, sen önce Sezen'i anla sonra zaten muhabbet ederiz. Sonunda da sen şiir okursun, ben Sezen...

29.11.2014









2 Kasım 2014 Pazar

Beni Ben Yapanlar...

''Bulut geçti gözyaşlarım kaldı çimende'' sözleriyle başlamak galiba en doğrusu olacak. Çünkü bazen yıllardır eline almadığın bir kitabı eline alırsın ve tamda filmlerdeki gibi içinden bir not düşer. Romantik falan değil dersle ilgili bir iki şey yazan bir kağıttır ama seni öyle yerlere götürür ki bulut geçer gözlerinden. Birden bütün anıların canlanır gözlerinde ve yüzünde bir gülümseme belirir. O notun ait olduğu dönemde nasıl olur da bu kadar güzel anıların olduğunu daha önce anlamamış olabilirsin ki? Ne kadar harika anıların olmuşta fark etmemişsin. Ama şuan özlediğini hissediyorsun.

Eskileri hatırlamak güzel. Anıları hatırlamak, onlara gülümsemek güzel. Kızgınlığının, kırgınlığının gittiğini fark etmek güzel. Eskide kalan insanlar... Onlar... Güzel... Onları ve anılarını düşününce gözlerinin bulutlanması ise tuhaf... 

Ama ben her şeye rağmen severim eskilere gitmeyi. Eski fotoğraflara bakmayı severim. Eskide kalan insanlarla dinlediğim şarkıları dinlemeyi severim. Ama şu da var ki her şarkı herkesle dinlenmez. Eğer özel biriyle dinlediysen bir şarkıyı özel başka biriyle dinlemeyeceksin.Ya sadece onunla dinleyeceksin ya da tek başına. Çünkü anılar özel, anlar çok özeldir. Aklına geldiğinde ya gözlerini bulutlandırır ya da gülümsetir. Bazen ikisini aynı anda yapar. En tehlikelisi ikisinin aynı anda olduğu zamandır. Çünkü bir an aklına gelince hem gözlerini bulutlandırıp hem gülümsetiyorsa ya çok derindir ya da çok taze. O yüzden seni bu hale sokan şarkıları ya o hale sokan kişiyle dinleyeceksin ya da tek başına dinleyeceksin. İtiraf edelim eskiler bazen acıtır. Eskidekiler, onlar bazen çok fena acıtır. Bazen adlarını bile duymak istemezsin. Hatta onlarla aynı isme sahip insanlarla tanışmak bile acıtır seni, üzer, kırar, yıkar, dağıtır hatta parçalar. Ama eskiler bunlar olduğu için güzeldir. Çünkü anılar ve anıdakiler sana bunları yaşattığı için özeldir...

Dediğim gibi ben severim eskileri. Eski notları okumayı, eski fotoğraflara dakikalarca bakıp o fotoğrafın çekildiği anları hayal etmeyi, bir şarkıyı dinleyip hüzünlenmeyi, bir hediyeye bakıp gülümsemeyi, bir gömleği saklamayı severim. Beni ben yapan her şeyi hatırlamayı, düşünmeyi severim. Beni üzse de severim mutlu etse de. Çünkü onlar gerçek manada beni ben yapan şeylerdir.

Sanırım şuan kitap arasından düşen ve unutulmuş o küçük not kağıdına da teşekkür etmem gerek. Eğer az önce o not kağıdı elimdeki kitaptan çalışma masama düşmeseydi, ben o döneme ait bu kadar güzel anılarım olduğu fark etmeyecektim... 

Bazen minik tesadüfler güzel sona ererler...

02.11.2014





28 Mayıs 2014 Çarşamba

Devlet üniversiteli arkadaşlarım sizden bir şikayetim var...

Öncelikle özel üniversitede okuyan insanları ''baba parasıyla okuyor'' deyip aşağılamanızdan çok sıkıldım. Çünkü baba parasıyla okuyup sınıf geçmiyoruz. En azından büyük bir kısmımız. Mesela ben çok az bir puan farkıyla İstanbul Üniversitesine giremedim. Şehir dışında okumakla özel okulda okumak aynı fiyata denk geliyor diye de özel okulu tercih ettim. Hatta aklınızda bulunsun yaşadığınız şehirde özel okulda okumak genellikle şehir dışında okumaktan daha ucuza denk geliyor. Üstelik ailenize hasret kalmıyorsunuz. Benim gibi de bir çok arkadaşım var. Yani bir çoğunuza göre 'geri zekalı' olduğumuz için özel okulda değiliz.

Bir dersten 17 haftada sadece 4 derse girmeme hakkımız var. 5'inci de gözümüzün yaşına bakmıyorlar. Sınıf geçme notumuz birçoğunuzun ki gibi 15-20-30 falan değil 70! 69'da kalıyoruz. Sınıf geçme genel ortalamamız birçoğunuzun ki gibi 1,50 değil, 2.50! Üstelik çoğunuzun okuduğu okulun ün yapmış bir adı olduğu için kendimizi ispatlamamız gerekiyor Bu yüzden sizden yaklaşık beş kat daha fazla çalışıyoruz. Çünkü toplumumuzda ''özel okulda sınıfları para verip geçiyorlar'' diye bir ön yargı var. Hiçte öyle bir şey yok! Birçoğunuzun öğrendiği şeyden daha fazla şey öğrendiğimizde kesin. Siz dönem uzatıp alttan ders bıraktığınızda hiç bir şey kaybetmiyorsunuz ama biz bursumuzu kaybediyoruz. Bu yüzden sizden çok daha fazla çalışıyoruz ve hepimiz en azından ben ve benim arkadaşlarım aldığımız bütün notları babamızın parasıyla değil alnımızın teriyle alıyoruz. Ama sizle aramızda ki çok bariz ve çok güzel bir fark var. Birçoğunuz hocalarınızın yanınıza yaklaşamazken biz birbirinden kıymetli Öğretim Görevlisinden Yardımcı Doçentine, Doçentten ve Profesörüne bütün hocalarımızla kahve içip onların eşsiz ve birbirinden değerli bilgilerinden daha çok yararlanabiliyoruz.

Bilin istedim! 

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Size Benim de Diyeceklerim Var..

En barbar devlet biziz. En antidemokratik ülke biziz. Her şeyin en kötüsü bizde. En kötü başbakan en kötü devlet adamları Osmanlı zamanından beri hep bizde. Bizim ülkede ki bütün yöneticiler hep çok eşli. Zaten Osmanlı İmparatorları da 600 yıl boyunca haremden hiç çıkmadı akılları fikirleri halvetteydi halvetten çıkıncada gayrimüslimleri astılar hep. Hiç birimiz istediğimizi söyleyemedik bugüne kadar çünkü biz hiç bir zaman özgür olmadık. Avrupalılar hep özgürdü. Mesela Almanya o kadar hümanist bir devlet ki hiç Yahudi öldürülmedi ya da hiç bir Türk'ün evi kundaklanmadı. Ayrıca Almanya'da gaz odası da yok nereden çıkarıyorsunuz bunları siz? Avrupa'da imparatorlar hep halklarının refahını düşündüler. O yüzden halk ekmek yoksa pasta yedi... Bizde tarih buyunca refah için hiç bir şey yapılmadı. Bizim ülkemizden bir halt olmaz zaten. Mesela Avrupa'da giyotin diye bir şey hiç olmadı. Hatta dünya üzerinde idamı ilk uygulayan ülkede biziz. Bizden başka hiç bir ülkede idam yok ki. Biz biraz fazla mıyız bu dünyaya ne? Mesela Almanya'nın Cumhurbaşkanı bizi acımasızca eleştirebilir çünkü onlar Avrupa'lı. Ya da bizim ülkemizde uygulanan twitter yasağına Avrupa parlamenterleri kahkalarla gülebilir. Biz olmazsak neye gülecekler zaten onlar çok çalışıyorlar üstelik adamlar BİZİM İÇİN ÇALIŞIYORLAR. Bizim ülkede ki devlet adamları hariç bütün dünya devlet adamları bizim için çalışıyorlar. Bir tek bizim ülkemizdekiler bizim kötülüğümüz için çalışıyorlar. Baksana zaten hiç iyi bir şey yapmıyorlar. Hep zulüm hep işkence hep eziyet hep baskı hep nefret söylemi hep şiddet hep katliam. Ama Avrupa'lı öyle mi? Adam taaa bilmem nereden benim ülkemin iyiliği için plan proje yapıyor. Mesela benim askerimin en iyi nerede duracağını falan tartışıyorlar bunlar hep iyilikten. Ya da benim güzel ülkemin iyi veya kötü de olsa başında ki Başbakan için demedikleri laf kalmıyor. Ama dediğim gibi onlar Avrupa'lı en iyisini bilirler. Zaten en başta da söyledim en barbar en antidemokratik ülke biziz. Bak Avrupa'ya orada öylemi? Adamlar bir kere medeni, özgür, rahat insanlar. Orası Avrupa var mı ötesi onlar bizim için her şeyi söyleyebilir dimi? Bize ne bundan sonuçta bizim iyiliğimiz için konuşuyorlar... Çünkü onlar Avrupa'lı hem Avrupa'da işler böyle mi?

14 Mayıs 2014 Çarşamba

YAPMAYIN YALVARIRIM YAPMAYIN!!!



Lütfen bari bugün, bu ara yapmayın. Orada 245 kişi hayatını kaybetmişken kalkıp bu facianın faturasını halka kesmeyin!! Analar, eşler, çocuklar o karanlığın dibinde kalanlara ışık olmak için Soma'da gözleri yaşlarla, haykırarak, gelecek iyi bir haberi beklerken siz kalkıp "Yaa Tayyyiibe oy verirseniz böyle olur işte!" demeyin!!! 

Yalvarıyorum size orada insanlar tek umutlarını yerin altından gelecek bir habere bağlamış ağlarken siz "Bir torba kömüre oy satarsanız böyle o kömür mezar olur size işte!" demeyin. Bunu hangi insanlıkla söylediğinizi, bunu söyleyenin insan olup olamayacağını oturup bir düşünün. 


Çok bir şey istemiyorum sizden. Ne olur ''AKP'liler bu katliamın sorumlusudur onlar yalandan üzülmesin.'' demeyin. İnsanlar orada canlarıyla cebelleşirken bunları yapmayın ne olur. Her şeye muhalefet olmayı, böyle acı ölümlerde bile tabiri caizse iktidara 'sallamak' için hiç bir fırsat kaçırmamayı kendine borç edinmiş ağabeyler,ablalar, kardeşler. Sizden istediğim tek şey sadece; ONURLU bir davranış gösterip, siyasi çıkar gözetmeden, iktidara sallamadan o gözü yaşlı ailelerin acılarına ortak olmanızı istiyorum. Çünkü bu saatten sonra oyunu kime vermiş vermemiş, hangi partiyi savunuyor inanın ne onun ne de gözü yaşlı ailesinin hiç umurunda değil. Uğrunda canını verdiği o bir torba kömüre  sizin tabirinizle oyunu satmış mıdır bilemem ama o bir torba kömür için karanlık bir kuyuda canını verdiğini çok iyi biliyorum. 


Elinizi, tabii eğer hala bir parça kaldıysa vicdanınıza koyun ne olur. Durumun vahametini anlayın ve orada canını vermiş insanlar için en azından bir 'Allah rahmet eylesin' deyin. Ne olur ''Bu facianın suçlusu AKP'ye oy veren, bir torba kömüre oy satmış halktır!'' demeyin. Bu çirkin söyleminizden ne olur vazgeçin. Bari bugün yapmayın.


O insanların acılarından faydalanıp, bu acıları kendi çıkarlarınız uğrunda kullanmayın yalvarırım. Orada 245 can gitti. 245 evladımız, babamız, ağabeyimiz, amcamız, dayımız belki de dedemiz vefat etti. Ne olur bunun için üzülün, bundan çıkar sağlamayın. Daha fazla can kaybı olmaması için dua edin. Geride bıraktıkları ailelerin acılarını paylaşmayı deneyin. Biraz ağır olacak belki ama lütfen en azından bir kerelik biraz İNSAN olmayı deneyin. İnsan olmayı deneyinde o kuyunun dibinde, kör karanlıkta pisi pisine ölen insanlar için üzülün faturasını halka kesmeyin.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Selam Olsun Mahallede Büyüyen Çocuklardan!

Bir çocuk olsam, her şeye ve herkese rağmen sadece düştüğümde acısa canım. Ya da en büyük acıyı bakkaldan güç bela aldığım dondurmanın düşmesi sansam. 

Ne güzel oynardık sokakta arkadaşlarımızla. İp atlardık ne güzel. Seksek, 9 taş, saklambaç, yakalamaç, yerden yüksek, şarkılı yerden yüksek, istop, yakartop oynardık... Sahi biz ne güzel oynardık mahallede. Korkmazdık hiç düşmekten. Acıkınca eve uğrar bir şeyler alırdık evden ekmek arası. Kimi zamanda uğramadan camın altından ''Anneeeee ekmek arası bişiler yapsana noluuurrr'' diye seslenir peynir ve domatesli ya da salçalı ekmeği alırdık evden. Bizden kralı yoktu o zaman. Çokokremli ekmek lükstü bize hem salçalı ekmeğin verdiği hazzı vermez ki o. Hiç akşam olmasın isterdik, hiç güneş batmasın da hiç ayrılmayalım arkadaşlarımızdan isterdik. Bütün mahalle bizim kahkalarımızla inlerdi. Bazen eve çıkmaya da üşenirdik susayınca ''Kim çıkacak şimdi o kadar katı'' diyip karşımıza çıkan ilk apartmanın giriş katında oturan teyzeden bir bardak su isterdik. ''Teyzee bir bardak su verir misin lütfennn?'' diyip gülümserdik en içten halimizle. Oturduğum semtten mi kaynaklanır bilemem ama hiç geri çevrildiğim olmadı su istediğim teyze tarafından. Ben çok güzel ama bir o kadar da tuhaf bir mahallede büyüdüm. Aslında oturduğum semt İstanbul'un en kötü semtlerindendir. Ne tür insan ararsan vardır burada. Sur dibi derler buraya. Zaten mahallenin güzelliği burada aslında. Her tür insan iç içe yaşıyor ve kimse kimseye karışmıyor. Herkes tanır burada birbirini herkes güvenir birbirine herkes bilir kimin ne olduğunu. Üstelik semtin insanıysan kafan rahattır burada dolanırken. Bilmeyen biri ''hişt'' dese bir anda 50 kişi gelir başına. Ağızda hep aynı cümle ''Hayırdır kardeş bir sorun mu vardı?''  Böyle bir mahalle işte benimkisi de.Tinerci Çakır vardı çeşitli suçlardan hapse girmiş çıkmış en çok ta o sahip çıkardı mahallenin çocuklarına. Az kurtarmadı beni köpekten Çakır ağabey. O zaman en büyük korkum köpekti haliyle. Hiç unutmam ''Korkmayın kardeşim Çakır ağabeyiniz bir süre daha buralarda'' dediğini.  Zaten o günden sonra en fazla bir iki kere gördük Çakır ağabey'i. Duyduğumuza göre hapse girmiş gene. Bu seferki suçu ağırmış ki çıkamadı hala. Böyle bir mahallede büyüdüğüm halde annem korkmazdı hiç beni dışarıya salmaktan. Zaten devamlı balkondaydı gözü gene de ne olur ne olmaz diye. Ben çok severim yaşadığım semti. Şimdi filmlerde anlatılan Kule dibi varya aynı onun gibi bizim buralar ama adı faklı biraz. Orası Kule dibi burası Sur dibi. 

Bizim oturduğumuz kısmın biraz daha üst kısmında caddeye yakın kısımda oturanlar 'nezih kısım' olarak adlandırırlar oraları. Onlar bizden daha şanssız ama. Bizim gibi özgür büyümedi onlar. Onların evleri ana caddeye yakındı anneleri izin vermezdi sokağa çıkmalarına araba çarpar diye bizde camlarının önüne gider bağırırdık inadına. Ne eğlenirdik onlar bizi masum masum camdan izlerken. Ama küsmezlerdi bize. Biz hiç küslük nedir bilmezdik ki. Zaten hepimiz mahalle okuluna giderdik bir çoğumuz da aynı sınıftaydık kim neye küsüyor dip dibeyiz bütün gün. 

Şimdi ki çocuklar demek için yeterince büyük müyüm bilemem ama gerçekten şimdi ki çocuklar bizim sahip olduğumuz hiç bir imkana sahip değil. Ben gerçek hayatta uçurtma peşinde koşardım onlar sanal alemde bir canavarın peşinden koşuyorlar. Benim hayal dünyam rengarenkti çocukken. Hiç kötü şeyler hayal etmezdim. O neydi öyle dinozorlar falan ne işi vardı benim hayalimde hele resimlerimde aman aman. Şimdi çocukların canavarsız kavgasız dövüşsüz hayali yok. Ben özgür büyüdüm. Koştum, düştüm, ağladım, bir top için kavga ettim yeri geldi büyük çocuklara sataştım, camdan su balonu fırlattım kızdıklarıma. Bize ses yapıyoruz diye bağıran teyzenin kocasının arabasının lastiklerinin havasını indirip evlerinin camına yumurta attığımızdan beri kimse karışmadı bize. Annelerimizde kızmadı zaten aksine hepsi birlik olup utandırdılar o kadını. ''Bırak çocuklarımızı onlar çocuk böyle büyüyecekler.'' dediler.

Ben çok özgürdüm çocukken çok afacan, çok haşarı. Ufacık bir sitenin bahçesi değildi benim oyun alanım mahallenin bütün parkları bütün sokakları bizimdi, benimdi! Benim ya bu sokaklar benim bu mahalle. Biz şanslıydık şimdikilerden biz dilediğimizce koşabiliyorduk. Öyle sanal alemde değil gerçekten koşuyorduk. Tom ve Jerry bitince Bugs Bunny başlardı o da bitince Şirinler sonra hurra sokağa. Biz sokağa çıkınca level atlardık canavar öldürünce değil. Ne biliyim ya biz şanslıydık şimdikilerden. Mesela korksak da severdik hayvanları. Ben dokunamazdım ama dokunabilen arkadaşlarımla evden yemek yollardım mahallenin köpeklerine. Şimdi görüyorum çocukları kedilerin kuyruklarına teneke bağlıyorlar, köpeklere vuruyorlar. Bunların çoğu nedeni o tabletlerinde ki oyunlar, plazmalarında ki çizgi filmler hep. 

Biz saygı da duyardık büyüklerimize. Cevap vermezdik hiç. Baz küçük muzipliklerimizi de (ilk ve son olan cama yumurta atma ve araba lastiğinin havasını indirmek gibi) görmezden gelirlerdi, kızmazdı onlar bize hiç çünkü masum çocuktuk biz. Şimdiki çocuklar gibi çok bilmiş, şımarık afacanlardan değildik.

Ya biz mücadeleyi sokakta öğrendik. İstediğimizi çalışarak, didinerek. mücadele ederek elde etmeyi sokakta öğrendik. Haksızlığa karşı gelmeyi ''ağabeylerimiz hadi evlerinize biz top oynayacağız'' dediklerinde mücadele edip sokağı onlardan aldığımızda öğrendik. Sokak bizimdi çünkü. Şimdi ki çocuklar haksızlıkla mücadeleyi Twitter ve Facebookta ''Off bu hayat çok saçma yaaa'' demek sanıyorlar. Çok yazık be...

Ben çok üzülüyorum şimdi ki çocuklara çünkü bilmiyorlar onlar çocukluğu. Oturdukları site gibi küçücük dünyaları. Hayalleri küçücük. En basiti bilmiyorlar tozlu hatta çamurlu ellerle yenen salçalı ekmeğin tadını.

He bizim bir de masum çocukluk aşklarımız olurdu şimdikiler gibi değildi. Platonik olurdu zaten ayıplardık biz o yaşta el ele gezmeyi. En fazla ufak maniler yazar verirdik birbirimize ya da okulun bahçesinde top oynardık. Üzülüyorum şimdikilere çocukluk aşklarını bile abartılı yaşıyorlar. Ellerinde ki oyuncaklarında gördükleri gibi sanıyorlar. Abartılı ve müstehcen...

Selam olsun mahallede büyüyen özgür ruhlu, hayata tutunmayı öğrenmiş çocuklardan size sanal alemin, küçük sitelerin çok bilmiş çocukları. Selam olsun...

30 Mart 2014 Pazar

Heyecan var mı heyecan?

Oy vermek iyi şey hoş şeymiş de arkadaş hani bunun ilk oy heyecanı? Nerede bu demokrasiye katkı da bulunma sevinci? Burada ters giden bir şeyler var ama ne?

'Oy ver' dediler 'oy çok önemli' dediler 'eyvallah tamam' dedik ama oy verdik de ne oldu yani? 4 evetle uğurladık demokrasi yolunda ki düşüncemizi. Peki şimdi ne olacak? Hangi demokrasi için oy kullandım şimdi ben? İlk oyumu verdiğim parti ülkem için hayırlı olacak olan parti mi acaba? Hangi partiye oy verirsem vereyim, benim oy verdiğim parti kazansa da kazanmasa da diğer partinin seçmenleri tarafından alacağım bedduayı ''Ulan bunlara oy verinin Allah cezasını versin. Bunlara oy verini var ya ... !!'' sözlerini duymamı engelleyecek mi? Hayır. Ben zaten bunu takan bir insan değilim de bizm bir arkadaş çok takıyor ;) Şaka bir yana ya bazı seçmenler bunu düşünerek oy verirse? Hazır demokrasi bitmeye başlamışken, insanların düşünce konusunda ki baskıları artmışken, seni oy verdiğin partiye göre yargılarlarken ya insanlar bu lafları duymaktan çekinip ona göre oy kullanırlarsa? Ya acaba bizim ülke de oy vermesek daha mı demokratik olur? Ne gerek var ki zaten oy vermeye. Bizim yerimize düşünen merciler bizim yerimize oy kullansa ya? Ben rahatça düşüncemi yayamayacağım bir ülke de neden oy kullanayım ki abi? Bana bir tek sandıkta ihtiyaç duyuluyor. Eee benim diğer düşüncelerimin bir önemi yok mu? Tamam eyvallah sandıkta da zaten düşüncemizi belli ediyoruz da orada sadece isteyip istemediğimizi belli ediyoruz. Ee ben arada neden istemediğimi de söylemek istiyorum ama söyleyemiyorum. Bunu ne yapacağız bunu? Benim verdiğim  oyla bir çok şey değişecek ama peki ya değişmeyenler? Sadece düşünceleri ifade etmekle değiştireceğimiz şeyler ne olacak?  Şuna da bir çözüm bulalım artık be. Bu halka sadece sandık zamanı değer verilmesinden vazgeçsek ya. Benim düşüncelerimi önemsediğinizi her zaman belli etseniz de bende ilk oyumu, demokrasiye ilk katkım olan ilk oyumu sevinçle kullansam ya? Annemle babam sabah ''Heyecan var mı heyecan?  Bugün ilk oyunu kullanacaksın. Hadi hadi artık ülke için söz sende'' dediklerinde bende onlara ''Sözümü de pek dinlerler ya'' diye alaylı bir cevap vermeseydim daha güzel olmaz mıydı? Bu benim ilk oyumdu be neden bu kadar kirlettiniz ki benim ilk oyumu siyasetinizle?

 Neyse bunu belki okursunuz ki büyük ihtimalle okumazsınız sevgili yüksek merciler. Gene de size ufak bir notum var. Sanırım yüksekte olduğunuzda aşağıda bazı şeyleri göremiyorsunuz. Göremediğiniz en önemli şeylerden biri de aşağıda düşünen bir kaç milyoncuk insan var

22 Mart 2014 Cumartesi

Mini mini bir kuş donmuştu...

Şimdi arkanıza yaslanıp bu yazıyı okurken, iyice yazdıklarımı bir düşünün.

Bir ülke düşünün, kökleri  600 yıllık bir imparatorluğa dayansın. O zamanlar bütün dünya ülkeleri  önünde diz çöksün, kimseye boyun eğmesin. Öyle bir ülke ki bu ülke kimsenin alamadığı yerleri alsın, kimsenin ulaşamadığı topraklara ulaşsın üstelik ilk dünya haritalarından biri bu İmparatorluğun Kaptan-ı Deryası tarafından çizilsin. Bütün dünya ülkeleri bu imparatorluğu yıkmak için ağızlarının suyu aka aka anlaşmalar yapsın, kuyusunu kazsın, gizli anlaşmalarla Doğu'yu Fransız'a Batı'yı İtalyan'a diye diye çeşitli savaşlara sürüklesinler. Ve sonra sarışın mavi gözlü aslen Selanik'li bir yiğit çıksın, her şeye meydan okusun, tek hayali de Cumhuriyet olsun. Ve bu yiğit bütün hayallerini savaşa savaşa, direne direne bir bir gerçekleştirsin. Önce Cumhuriyet'i ilan etsin,sonra İmparatorluğunun adını burada yaşayan ırkın adından oluşan bir isimle değiştirsin. Daha sonra kadınlara seçme ve seçilme hakkı vererek bu ülkenin kadınını çoğu Avrupa ülkesinde ki kadınlardan daha ileri seviyeye taşısın. Zamanla bu yiğidin savaşarak ve direnerek kurduğu bu ülkenin başına bir çok yönetici gelsin. İyi kötü hepsi bu ülkeyi bir şekilde idare etsin. Sonra zamanla ülkenin kurucusunun köklerinden daha ileri bir medeniyet seviyesinde inşa ettiği bu  ülkeye dönem dönem bazı yasaklar gelsin. Mesela bazen bu ülkenin bazı idarecileri asılsın bazen de gençleri asılsın. Sonra düşünen gençler bazı güçler tarafından birbirine kırdırılsın sağcı solcu diye giydikleri parkalardan, taktıkları atkılardan ayrılsınlar. Sağcılar birileri tarafından öldürülsün suç solculara kalsın, solcular birileri tarafından öldürülsün suç sağcıların üstüne kalsın. Ve sonra bazı düşünen gençleri düşündükleri için, bazı kitap okuyan gençleri kitap okudukları için hapse atsınlar. O yiğidin belki de imparatorluk düzenini değiştirmek istemesinin bazı nedenlerinden biri de paşaların, sadrazamların ve alimlerin düşünceleri yüzünden sorgusuz sualsiz öldürülmesidir bunu ben bilemem ama bildiğim ve emin olduğum bir şey varsa o da  Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine malik siyasi bir fikre malik olmak seçtiği bir dinin icaplarını yapmak ve yapmamak hak ve hürriyetine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz. Vicdan hürriyeti, mutlak ve taarruz edilemez, ferdin tabii haklarının en mühimlerinden tanınmalıdır.” sözlerini söyleyen ve onun karakterine sahip olan birinin düşünce yayma hürriyetini asla engellemeyeceği bu yüzden bir çok genci cezalandırmayacağıdır.

 Velhasılıkelam bu ülke öyle bir ülke ki 'demokrasiyle' yönetildiği modern bir dönemde halk içinde çok yaygın olarak kullanılan bir sosyal paylaşım ortamı tam da yerel seçim haftasında bir sabah uyanılıyor ki ülkenin yöneticisinin de dediği gibi kökünden kazınmış. Yalnız bu ülke de hep bazı şeyler biraz eksik yapılırmış. Öyle ki bu kökten kazıma da biraz eksik yapılmış çünkü bu ülke de yaşayan gençler ve bu kökünden kazıma işlemini gerçekleştiren iktidar partisinin mensupları yasaktan bir kaç saat sonra kökleri tam olarak kazınamayan bu platforma yeniden girmişler. Böyle bir çağda böyle bir ülke de bazı yasaklamaların, kısıtlamaların, engellemelerin olması ne kadar doğru bu çok büyük bir tartışma konusudur. Fakat böyle bir dönemde tabiiri caizse bir kuşun ötmesini durduramazsın. Sadece bilgisayarının penceresine konan mini mini bir kuşun hızlıca donuşunu ve o hızlı donuşun hızlı çözülüşünü izlersin...
Özetle, bazen mini mini bir kuşu sadece dondurursun.

Bu ara da umarım yazdıklarımı okurken bunları iyice düşünmüşsünüzdür çünkü bir kez düşünseniz her şeyi daha net anlayacaksınız.

20 Mart 2014 Perşembe

Şehr-i İstanbul'da bir ben, ben de bir şehr-i İstanbul...


Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar demiş Necip Fazıl. Ve bu dizelerinde İstanbul'un benliğime işleyen en güzel tasvirlerinden birini yapmış. Eminönünden Üsküdar'a Taksimden Kadıköy'e Sultanahmet Camii'nden Dolmabahçe Sarayı'na uzanan adım adım bucak bucak tarih kokan muhteşem  bir şehir istanbul. Şehr-i İstanbul...

Havasını her içime çektiğimde bin yıllardır içinde barındırdığı aşkların, öfkenin, nefretin kinin şefkatin, sevginin, savaşın, hırsın, ihtirasın ve zaferin kokusunu alıyorum. O havayı bir kez soludun mu ''Tamam'' dersin ''İşte ben buldum kendimi, ben bu şehire aidim. Yalnızca bu şehire.'' Çünkü bu kalabalıklık içinde yalnızlığı bana ancak böyle muhteşem bir şehir tattırabilir. Ancak Dünya'ya hükmetmiş sultanları toprağının içine çekmiş, Dünya'ya meydna okuyan Sultanları içine alıp onları yok etmiş bir şehir, beni de milyonluk kalabalığının içinde yalnız bırakmayı başarır. Bana bunu yaşatacak tek bir şehir varsa o da sadece şiirlere, şarkılara ilham veren bu benzersiz şehirdir. Öyle bir şehirdir ki İstanbul, içinde denizlerin mavisini barındırır, ağaçların yeşilini... Bulutların beyazına dalarken ben o beni güllerin pembesine hapseder, sevginin kırmızısına katar ve hüznün siyahıyla kendini tanıtır...
 Bu rengarenk şehri seyre dalmışken birden bir çocuk ağlamasıyla irkildim. Ardından sıkışan trafikten gelen korna sesiyle ''N'oluyoruz ya'' dedim kendi kendime ve birden kulağımda bir kadın çığlığının çınlamasını hissettim gözlerinde ki acıyı ise yüreğimde. Sonra kafamı bir çevirdim ki her şeyi kenara bırakmış bi çift gördüm birbirlerine gülen gözlerle bakan. Gülümsedim hafiften, sevindim her şey henüz kötüleşmemiş diye. Sonra bir martının haykırışlarını duydum sanki bana bir şeyler anlatırcasına  ve yoluma devam ettim tarih kokan İstanbul sokaklarında.
Bu mükemmel şehrin havasını bozan onca maloz yığını arasında birden karşıma çıktı muhteşem ihtişamıyla Galata Köprüsü. Etrafıma balktım şöyle bir, Boğaziçi köprüsü çekti hemen dikkatimi. Sonra Ortaköy düştü aklıma. ''Keşke burdan görebilsem'' diye geçirdim içimden. Oratköy deyince muhteşem sahilinden sonra aklıma ilk gelen ve Ortaköy'ün simgesi olan Ortaköy Camii'nin minaresi uzanıyordur her zaman ki gibi göğe sanki göğü delermişçesine. Ardından boğazın çokta hakim olamadığım içinde İstanbul'u barındıran Haydarpaşa garının göğsünü gererek sahiplendiği Anadolu yakasına baktım şöylece, beni Kadıköy'den ve Üsküdar'dan ayıran tek şeyin kokusana aşık olduğum boğaz olduğunu hatırlayarak. Çok küçük bir ümitte olsa görürüm diye düşündüm belki birazcık Anadolu yakasını ama bugün gene kızdırmışız İstanbul'u biraz. Bulutlandırmış gülen gözlerini.
Sonra yanağımı okşayan rüzgarla beraber burnuma gelen balık ekmek kokusuyla yeniden bütün ilgimi Galata Köprüsüne topladım. Üstünde, denize umutlarını toplamak için olta atmış, içlerinde ki huzur gözlerinden okunan ve o an sadece akşam eve ne kadar balık götüreceğini düşünüp bir birbiriyle şakalaşan o tatlı amcalarla.  Onların gözlerindeki huzura ve neşeye dalmışken kendimi birden mısır çarşısının muhteşem baharat kokularını içime çekerken buldum. İstanbul'u İstanbul yapan o eşsiz kokulardan, tatlardan biridir bana göre mısır çarşısının buram buram taptaze baharat kokan o kokusu. Neden bilmiyorum ama mısır çarşısında kaybolasım geliyor. Beni ben yapan bir yer orası. Benliğimi bulduğum İstanbul köşelerinden biri.
Ardından kapalıçarşıya doğru yol aldım. Eminönü sokaklarında dolaşırken rüzgarla hafif hafif burnuma gelen deniz kokusunu sanki bir daha koklayamayacakmış gibi içime çekerek girdim kapalıçarşıya. Dünyanın en eski alışveriş merkezi olması mı oranın bu kadar güzel ve mistik bir havaya sahip olmasını sağlayan bilemem ama Kapalıçarşının bambaşka bir çekiciliği olduğu aşikar. Kapalıçarşının altın şıkırtılarını, rengarenk otantik kıyafetleri, neşeli esnafını, şaşkın gözlerle bakan turistlerini arkamda bırakarak yavaş yavaş  düştüm yollara yeniden. Bir tutam sirkecinin o tarih kokan havasını soluduktan sonra Gülhane'ye daldım bir hışımla sanki Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ilanına yetişiyormuşum gibi. Gülhane'ye her girdiğimde düşünmeden edemiyorum. ''Böyle her taşı altından tarih olan şehir nasıl olurda mücadele etmeyi bırakır insanoğlunun para hırsıyla? Nasıl olur da insanoğlunun kendisini bu denli kirletmesine izin verir?'' Böyle düşüncelerle hayıflanırken kendime ve hırsından acizleşen insan ırkıma birden karşıma çıkan heybetli Sultanahmet Camii'ne ve görkemiyle ışıldayan Ayasofya'ya selam vermeden edemedim. Onların güzelliklerinde kaybolmuş, onları yaşarken Topkapı sarayı düştü birden aklıma ne de güzeldir şimdi orası cıvıl cıvıl. Ama yinede en güzel hali lale zamanıdır oranın. Rengarenk lale bahçesini görmek için lale zamanını beklemem lazım. O yüzden şimdilik üzülerek es geçiyorum o mimarlık harikası yapıyı. Turistlerle selamlaşıp, içten Asyalılarla el sallaştıktan sonra gülümseyerek devam ettim yoluma.
Bab-ı Ali'ye de uzaktan bir bakarak Çemberlitaş'ın ezberlediğim kaldırımlarından yürüyerek Beyazıta vardım. Beyazıt diyince çocukluğumdan beri aklımda hep İstanbul Üniversitesi canlanır. Dile kolay dünyanın ilk üniversitelerinden biri. '' Böyle tarihi ve harika bir yapı İstanbul kadar başka hangi şehire yakışır ki?' diyorum kendi kendime yoluma devam ederken. Derken her taşı bambaşka bir tarih olan büyüdüğüm semte, İstanbul'un yedi tepesinden birinde bulunan Şehremi'ye geliyorum.  Şehremini, kendini sadece Fatihin kollarına bırakmış Konstantinopolis'in koruyucusu olan surların en iyi dostu diyebileceğim bir yer. İstanbul turumun ilk etabının son ayağı Şehremini'nin incisi diye adlandırdığım Büyük Saray Meydanı. Adını Bizans döneminde burada bulunun Büyük Bizans Sarayı'ndan alan bu yer benim cennetim gibi. İstanbul'un kucakladığı her karakterden var burada. Zengini, fakiri, namuslusu, hafifmeşrebi, mütasıbı, cool'u, radikali, laiki yani İstanbul'u İstanbul yapan her çeşit insan burada kendine biryer bulmuş, birbirlerini kucaklayarak yaşıyor...
Ahhh Şehr-i İstanbul sen nasıl bir yersin böyle? Nasıl bizi böylesine karmaşana çekerken biz bundan haz duyuyoruz? Terk etmek isteyip terk edemediğimiz bir sevgili gibisin tıpkı. Belki de bu yüzden ''Kara sevdan nerelerde yüreğimi çağırır. Dua gibi büyü gibi ezberledim hasretini, yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından''  demiştir Sezen Aksu tıpkı benim gibi senden kopamamışcasına...