Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar demiş Necip Fazıl. Ve bu dizelerinde İstanbul'un benliğime işleyen en güzel tasvirlerinden birini yapmış. Eminönünden Üsküdar'a Taksimden Kadıköy'e Sultanahmet Camii'nden Dolmabahçe Sarayı'na uzanan adım adım bucak bucak tarih kokan muhteşem bir şehir istanbul. Şehr-i İstanbul...
Havasını her içime çektiğimde bin yıllardır içinde barındırdığı aşkların, öfkenin, nefretin kinin şefkatin, sevginin, savaşın, hırsın, ihtirasın ve zaferin kokusunu alıyorum. O havayı bir kez soludun mu ''Tamam'' dersin ''İşte ben buldum kendimi, ben bu şehire aidim. Yalnızca bu şehire.'' Çünkü bu kalabalıklık içinde yalnızlığı bana ancak böyle muhteşem bir şehir tattırabilir. Ancak Dünya'ya hükmetmiş sultanları toprağının içine çekmiş, Dünya'ya meydna okuyan Sultanları içine alıp onları yok etmiş bir şehir, beni de milyonluk kalabalığının içinde yalnız bırakmayı başarır. Bana bunu yaşatacak tek bir şehir varsa o da sadece şiirlere, şarkılara ilham veren bu benzersiz şehirdir. Öyle bir şehirdir ki İstanbul, içinde denizlerin mavisini barındırır, ağaçların yeşilini... Bulutların beyazına dalarken ben o beni güllerin pembesine hapseder, sevginin kırmızısına katar ve hüznün siyahıyla kendini tanıtır...
Bu rengarenk şehri seyre dalmışken birden bir çocuk ağlamasıyla irkildim. Ardından sıkışan trafikten gelen korna sesiyle ''N'oluyoruz ya'' dedim kendi kendime ve birden kulağımda bir kadın çığlığının çınlamasını hissettim gözlerinde ki acıyı ise yüreğimde. Sonra kafamı bir çevirdim ki her şeyi kenara bırakmış bi çift gördüm birbirlerine gülen gözlerle bakan. Gülümsedim hafiften, sevindim her şey henüz kötüleşmemiş diye. Sonra bir martının haykırışlarını duydum sanki bana bir şeyler anlatırcasına ve yoluma devam ettim tarih kokan İstanbul sokaklarında.
Bu mükemmel şehrin havasını bozan onca maloz yığını arasında birden karşıma çıktı muhteşem ihtişamıyla Galata Köprüsü. Etrafıma balktım şöyle bir, Boğaziçi köprüsü çekti hemen dikkatimi. Sonra Ortaköy düştü aklıma. ''Keşke burdan görebilsem'' diye geçirdim içimden. Oratköy deyince muhteşem sahilinden sonra aklıma ilk gelen ve Ortaköy'ün simgesi olan Ortaköy Camii'nin minaresi uzanıyordur her zaman ki gibi göğe sanki göğü delermişçesine. Ardından boğazın çokta hakim olamadığım içinde İstanbul'u barındıran Haydarpaşa garının göğsünü gererek sahiplendiği Anadolu yakasına baktım şöylece, beni Kadıköy'den ve Üsküdar'dan ayıran tek şeyin kokusana aşık olduğum boğaz olduğunu hatırlayarak. Çok küçük bir ümitte olsa görürüm diye düşündüm belki birazcık Anadolu yakasını ama bugün gene kızdırmışız İstanbul'u biraz. Bulutlandırmış gülen gözlerini.
Sonra yanağımı okşayan rüzgarla beraber burnuma gelen balık ekmek kokusuyla yeniden bütün ilgimi Galata Köprüsüne topladım. Üstünde, denize umutlarını toplamak için olta atmış, içlerinde ki huzur gözlerinden okunan ve o an sadece akşam eve ne kadar balık götüreceğini düşünüp bir birbiriyle şakalaşan o tatlı amcalarla. Onların gözlerindeki huzura ve neşeye dalmışken kendimi birden mısır çarşısının muhteşem baharat kokularını içime çekerken buldum. İstanbul'u İstanbul yapan o eşsiz kokulardan, tatlardan biridir bana göre mısır çarşısının buram buram taptaze baharat kokan o kokusu. Neden bilmiyorum ama mısır çarşısında kaybolasım geliyor. Beni ben yapan bir yer orası. Benliğimi bulduğum İstanbul köşelerinden biri.
Ardından kapalıçarşıya doğru yol aldım. Eminönü sokaklarında dolaşırken rüzgarla hafif hafif burnuma gelen deniz kokusunu sanki bir daha koklayamayacakmış gibi içime çekerek girdim kapalıçarşıya. Dünyanın en eski alışveriş merkezi olması mı oranın bu kadar güzel ve mistik bir havaya sahip olmasını sağlayan bilemem ama Kapalıçarşının bambaşka bir çekiciliği olduğu aşikar. Kapalıçarşının altın şıkırtılarını, rengarenk otantik kıyafetleri, neşeli esnafını, şaşkın gözlerle bakan turistlerini arkamda bırakarak yavaş yavaş düştüm yollara yeniden. Bir tutam sirkecinin o tarih kokan havasını soluduktan sonra Gülhane'ye daldım bir hışımla sanki Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ilanına yetişiyormuşum gibi. Gülhane'ye her girdiğimde düşünmeden edemiyorum. ''Böyle her taşı altından tarih olan şehir nasıl olurda mücadele etmeyi bırakır insanoğlunun para hırsıyla? Nasıl olur da insanoğlunun kendisini bu denli kirletmesine izin verir?'' Böyle düşüncelerle hayıflanırken kendime ve hırsından acizleşen insan ırkıma birden karşıma çıkan heybetli Sultanahmet Camii'ne ve görkemiyle ışıldayan Ayasofya'ya selam vermeden edemedim. Onların güzelliklerinde kaybolmuş, onları yaşarken Topkapı sarayı düştü birden aklıma ne de güzeldir şimdi orası cıvıl cıvıl. Ama yinede en güzel hali lale zamanıdır oranın. Rengarenk lale bahçesini görmek için lale zamanını beklemem lazım. O yüzden şimdilik üzülerek es geçiyorum o mimarlık harikası yapıyı. Turistlerle selamlaşıp, içten Asyalılarla el sallaştıktan sonra gülümseyerek devam ettim yoluma.
Bab-ı Ali'ye de uzaktan bir bakarak Çemberlitaş'ın ezberlediğim kaldırımlarından yürüyerek Beyazıta vardım. Beyazıt diyince çocukluğumdan beri aklımda hep İstanbul Üniversitesi canlanır. Dile kolay dünyanın ilk üniversitelerinden biri. '' Böyle tarihi ve harika bir yapı İstanbul kadar başka hangi şehire yakışır ki?' diyorum kendi kendime yoluma devam ederken. Derken her taşı bambaşka bir tarih olan büyüdüğüm semte, İstanbul'un yedi tepesinden birinde bulunan Şehremi'ye geliyorum. Şehremini, kendini sadece Fatihin kollarına bırakmış Konstantinopolis'in koruyucusu olan surların en iyi dostu diyebileceğim bir yer. İstanbul turumun ilk etabının son ayağı Şehremini'nin incisi diye adlandırdığım Büyük Saray Meydanı. Adını Bizans döneminde burada bulunun Büyük Bizans Sarayı'ndan alan bu yer benim cennetim gibi. İstanbul'un kucakladığı her karakterden var burada. Zengini, fakiri, namuslusu, hafifmeşrebi, mütasıbı, cool'u, radikali, laiki yani İstanbul'u İstanbul yapan her çeşit insan burada kendine biryer bulmuş, birbirlerini kucaklayarak yaşıyor...
Ahhh Şehr-i İstanbul sen nasıl bir yersin böyle? Nasıl bizi böylesine karmaşana çekerken biz bundan haz duyuyoruz? Terk etmek isteyip terk edemediğimiz bir sevgili gibisin tıpkı. Belki de bu yüzden ''Kara sevdan nerelerde yüreğimi çağırır. Dua gibi büyü gibi ezberledim hasretini, yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından'' demiştir Sezen Aksu tıpkı benim gibi senden kopamamışcasına...