30 Mart 2014 Pazar

Heyecan var mı heyecan?

Oy vermek iyi şey hoş şeymiş de arkadaş hani bunun ilk oy heyecanı? Nerede bu demokrasiye katkı da bulunma sevinci? Burada ters giden bir şeyler var ama ne?

'Oy ver' dediler 'oy çok önemli' dediler 'eyvallah tamam' dedik ama oy verdik de ne oldu yani? 4 evetle uğurladık demokrasi yolunda ki düşüncemizi. Peki şimdi ne olacak? Hangi demokrasi için oy kullandım şimdi ben? İlk oyumu verdiğim parti ülkem için hayırlı olacak olan parti mi acaba? Hangi partiye oy verirsem vereyim, benim oy verdiğim parti kazansa da kazanmasa da diğer partinin seçmenleri tarafından alacağım bedduayı ''Ulan bunlara oy verinin Allah cezasını versin. Bunlara oy verini var ya ... !!'' sözlerini duymamı engelleyecek mi? Hayır. Ben zaten bunu takan bir insan değilim de bizm bir arkadaş çok takıyor ;) Şaka bir yana ya bazı seçmenler bunu düşünerek oy verirse? Hazır demokrasi bitmeye başlamışken, insanların düşünce konusunda ki baskıları artmışken, seni oy verdiğin partiye göre yargılarlarken ya insanlar bu lafları duymaktan çekinip ona göre oy kullanırlarsa? Ya acaba bizim ülke de oy vermesek daha mı demokratik olur? Ne gerek var ki zaten oy vermeye. Bizim yerimize düşünen merciler bizim yerimize oy kullansa ya? Ben rahatça düşüncemi yayamayacağım bir ülke de neden oy kullanayım ki abi? Bana bir tek sandıkta ihtiyaç duyuluyor. Eee benim diğer düşüncelerimin bir önemi yok mu? Tamam eyvallah sandıkta da zaten düşüncemizi belli ediyoruz da orada sadece isteyip istemediğimizi belli ediyoruz. Ee ben arada neden istemediğimi de söylemek istiyorum ama söyleyemiyorum. Bunu ne yapacağız bunu? Benim verdiğim  oyla bir çok şey değişecek ama peki ya değişmeyenler? Sadece düşünceleri ifade etmekle değiştireceğimiz şeyler ne olacak?  Şuna da bir çözüm bulalım artık be. Bu halka sadece sandık zamanı değer verilmesinden vazgeçsek ya. Benim düşüncelerimi önemsediğinizi her zaman belli etseniz de bende ilk oyumu, demokrasiye ilk katkım olan ilk oyumu sevinçle kullansam ya? Annemle babam sabah ''Heyecan var mı heyecan?  Bugün ilk oyunu kullanacaksın. Hadi hadi artık ülke için söz sende'' dediklerinde bende onlara ''Sözümü de pek dinlerler ya'' diye alaylı bir cevap vermeseydim daha güzel olmaz mıydı? Bu benim ilk oyumdu be neden bu kadar kirlettiniz ki benim ilk oyumu siyasetinizle?

 Neyse bunu belki okursunuz ki büyük ihtimalle okumazsınız sevgili yüksek merciler. Gene de size ufak bir notum var. Sanırım yüksekte olduğunuzda aşağıda bazı şeyleri göremiyorsunuz. Göremediğiniz en önemli şeylerden biri de aşağıda düşünen bir kaç milyoncuk insan var

22 Mart 2014 Cumartesi

Mini mini bir kuş donmuştu...

Şimdi arkanıza yaslanıp bu yazıyı okurken, iyice yazdıklarımı bir düşünün.

Bir ülke düşünün, kökleri  600 yıllık bir imparatorluğa dayansın. O zamanlar bütün dünya ülkeleri  önünde diz çöksün, kimseye boyun eğmesin. Öyle bir ülke ki bu ülke kimsenin alamadığı yerleri alsın, kimsenin ulaşamadığı topraklara ulaşsın üstelik ilk dünya haritalarından biri bu İmparatorluğun Kaptan-ı Deryası tarafından çizilsin. Bütün dünya ülkeleri bu imparatorluğu yıkmak için ağızlarının suyu aka aka anlaşmalar yapsın, kuyusunu kazsın, gizli anlaşmalarla Doğu'yu Fransız'a Batı'yı İtalyan'a diye diye çeşitli savaşlara sürüklesinler. Ve sonra sarışın mavi gözlü aslen Selanik'li bir yiğit çıksın, her şeye meydan okusun, tek hayali de Cumhuriyet olsun. Ve bu yiğit bütün hayallerini savaşa savaşa, direne direne bir bir gerçekleştirsin. Önce Cumhuriyet'i ilan etsin,sonra İmparatorluğunun adını burada yaşayan ırkın adından oluşan bir isimle değiştirsin. Daha sonra kadınlara seçme ve seçilme hakkı vererek bu ülkenin kadınını çoğu Avrupa ülkesinde ki kadınlardan daha ileri seviyeye taşısın. Zamanla bu yiğidin savaşarak ve direnerek kurduğu bu ülkenin başına bir çok yönetici gelsin. İyi kötü hepsi bu ülkeyi bir şekilde idare etsin. Sonra zamanla ülkenin kurucusunun köklerinden daha ileri bir medeniyet seviyesinde inşa ettiği bu  ülkeye dönem dönem bazı yasaklar gelsin. Mesela bazen bu ülkenin bazı idarecileri asılsın bazen de gençleri asılsın. Sonra düşünen gençler bazı güçler tarafından birbirine kırdırılsın sağcı solcu diye giydikleri parkalardan, taktıkları atkılardan ayrılsınlar. Sağcılar birileri tarafından öldürülsün suç solculara kalsın, solcular birileri tarafından öldürülsün suç sağcıların üstüne kalsın. Ve sonra bazı düşünen gençleri düşündükleri için, bazı kitap okuyan gençleri kitap okudukları için hapse atsınlar. O yiğidin belki de imparatorluk düzenini değiştirmek istemesinin bazı nedenlerinden biri de paşaların, sadrazamların ve alimlerin düşünceleri yüzünden sorgusuz sualsiz öldürülmesidir bunu ben bilemem ama bildiğim ve emin olduğum bir şey varsa o da  Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine malik siyasi bir fikre malik olmak seçtiği bir dinin icaplarını yapmak ve yapmamak hak ve hürriyetine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz. Vicdan hürriyeti, mutlak ve taarruz edilemez, ferdin tabii haklarının en mühimlerinden tanınmalıdır.” sözlerini söyleyen ve onun karakterine sahip olan birinin düşünce yayma hürriyetini asla engellemeyeceği bu yüzden bir çok genci cezalandırmayacağıdır.

 Velhasılıkelam bu ülke öyle bir ülke ki 'demokrasiyle' yönetildiği modern bir dönemde halk içinde çok yaygın olarak kullanılan bir sosyal paylaşım ortamı tam da yerel seçim haftasında bir sabah uyanılıyor ki ülkenin yöneticisinin de dediği gibi kökünden kazınmış. Yalnız bu ülke de hep bazı şeyler biraz eksik yapılırmış. Öyle ki bu kökten kazıma da biraz eksik yapılmış çünkü bu ülke de yaşayan gençler ve bu kökünden kazıma işlemini gerçekleştiren iktidar partisinin mensupları yasaktan bir kaç saat sonra kökleri tam olarak kazınamayan bu platforma yeniden girmişler. Böyle bir çağda böyle bir ülke de bazı yasaklamaların, kısıtlamaların, engellemelerin olması ne kadar doğru bu çok büyük bir tartışma konusudur. Fakat böyle bir dönemde tabiiri caizse bir kuşun ötmesini durduramazsın. Sadece bilgisayarının penceresine konan mini mini bir kuşun hızlıca donuşunu ve o hızlı donuşun hızlı çözülüşünü izlersin...
Özetle, bazen mini mini bir kuşu sadece dondurursun.

Bu ara da umarım yazdıklarımı okurken bunları iyice düşünmüşsünüzdür çünkü bir kez düşünseniz her şeyi daha net anlayacaksınız.

20 Mart 2014 Perşembe

Şehr-i İstanbul'da bir ben, ben de bir şehr-i İstanbul...


Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar demiş Necip Fazıl. Ve bu dizelerinde İstanbul'un benliğime işleyen en güzel tasvirlerinden birini yapmış. Eminönünden Üsküdar'a Taksimden Kadıköy'e Sultanahmet Camii'nden Dolmabahçe Sarayı'na uzanan adım adım bucak bucak tarih kokan muhteşem  bir şehir istanbul. Şehr-i İstanbul...

Havasını her içime çektiğimde bin yıllardır içinde barındırdığı aşkların, öfkenin, nefretin kinin şefkatin, sevginin, savaşın, hırsın, ihtirasın ve zaferin kokusunu alıyorum. O havayı bir kez soludun mu ''Tamam'' dersin ''İşte ben buldum kendimi, ben bu şehire aidim. Yalnızca bu şehire.'' Çünkü bu kalabalıklık içinde yalnızlığı bana ancak böyle muhteşem bir şehir tattırabilir. Ancak Dünya'ya hükmetmiş sultanları toprağının içine çekmiş, Dünya'ya meydna okuyan Sultanları içine alıp onları yok etmiş bir şehir, beni de milyonluk kalabalığının içinde yalnız bırakmayı başarır. Bana bunu yaşatacak tek bir şehir varsa o da sadece şiirlere, şarkılara ilham veren bu benzersiz şehirdir. Öyle bir şehirdir ki İstanbul, içinde denizlerin mavisini barındırır, ağaçların yeşilini... Bulutların beyazına dalarken ben o beni güllerin pembesine hapseder, sevginin kırmızısına katar ve hüznün siyahıyla kendini tanıtır...
 Bu rengarenk şehri seyre dalmışken birden bir çocuk ağlamasıyla irkildim. Ardından sıkışan trafikten gelen korna sesiyle ''N'oluyoruz ya'' dedim kendi kendime ve birden kulağımda bir kadın çığlığının çınlamasını hissettim gözlerinde ki acıyı ise yüreğimde. Sonra kafamı bir çevirdim ki her şeyi kenara bırakmış bi çift gördüm birbirlerine gülen gözlerle bakan. Gülümsedim hafiften, sevindim her şey henüz kötüleşmemiş diye. Sonra bir martının haykırışlarını duydum sanki bana bir şeyler anlatırcasına  ve yoluma devam ettim tarih kokan İstanbul sokaklarında.
Bu mükemmel şehrin havasını bozan onca maloz yığını arasında birden karşıma çıktı muhteşem ihtişamıyla Galata Köprüsü. Etrafıma balktım şöyle bir, Boğaziçi köprüsü çekti hemen dikkatimi. Sonra Ortaköy düştü aklıma. ''Keşke burdan görebilsem'' diye geçirdim içimden. Oratköy deyince muhteşem sahilinden sonra aklıma ilk gelen ve Ortaköy'ün simgesi olan Ortaköy Camii'nin minaresi uzanıyordur her zaman ki gibi göğe sanki göğü delermişçesine. Ardından boğazın çokta hakim olamadığım içinde İstanbul'u barındıran Haydarpaşa garının göğsünü gererek sahiplendiği Anadolu yakasına baktım şöylece, beni Kadıköy'den ve Üsküdar'dan ayıran tek şeyin kokusana aşık olduğum boğaz olduğunu hatırlayarak. Çok küçük bir ümitte olsa görürüm diye düşündüm belki birazcık Anadolu yakasını ama bugün gene kızdırmışız İstanbul'u biraz. Bulutlandırmış gülen gözlerini.
Sonra yanağımı okşayan rüzgarla beraber burnuma gelen balık ekmek kokusuyla yeniden bütün ilgimi Galata Köprüsüne topladım. Üstünde, denize umutlarını toplamak için olta atmış, içlerinde ki huzur gözlerinden okunan ve o an sadece akşam eve ne kadar balık götüreceğini düşünüp bir birbiriyle şakalaşan o tatlı amcalarla.  Onların gözlerindeki huzura ve neşeye dalmışken kendimi birden mısır çarşısının muhteşem baharat kokularını içime çekerken buldum. İstanbul'u İstanbul yapan o eşsiz kokulardan, tatlardan biridir bana göre mısır çarşısının buram buram taptaze baharat kokan o kokusu. Neden bilmiyorum ama mısır çarşısında kaybolasım geliyor. Beni ben yapan bir yer orası. Benliğimi bulduğum İstanbul köşelerinden biri.
Ardından kapalıçarşıya doğru yol aldım. Eminönü sokaklarında dolaşırken rüzgarla hafif hafif burnuma gelen deniz kokusunu sanki bir daha koklayamayacakmış gibi içime çekerek girdim kapalıçarşıya. Dünyanın en eski alışveriş merkezi olması mı oranın bu kadar güzel ve mistik bir havaya sahip olmasını sağlayan bilemem ama Kapalıçarşının bambaşka bir çekiciliği olduğu aşikar. Kapalıçarşının altın şıkırtılarını, rengarenk otantik kıyafetleri, neşeli esnafını, şaşkın gözlerle bakan turistlerini arkamda bırakarak yavaş yavaş  düştüm yollara yeniden. Bir tutam sirkecinin o tarih kokan havasını soluduktan sonra Gülhane'ye daldım bir hışımla sanki Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ilanına yetişiyormuşum gibi. Gülhane'ye her girdiğimde düşünmeden edemiyorum. ''Böyle her taşı altından tarih olan şehir nasıl olurda mücadele etmeyi bırakır insanoğlunun para hırsıyla? Nasıl olur da insanoğlunun kendisini bu denli kirletmesine izin verir?'' Böyle düşüncelerle hayıflanırken kendime ve hırsından acizleşen insan ırkıma birden karşıma çıkan heybetli Sultanahmet Camii'ne ve görkemiyle ışıldayan Ayasofya'ya selam vermeden edemedim. Onların güzelliklerinde kaybolmuş, onları yaşarken Topkapı sarayı düştü birden aklıma ne de güzeldir şimdi orası cıvıl cıvıl. Ama yinede en güzel hali lale zamanıdır oranın. Rengarenk lale bahçesini görmek için lale zamanını beklemem lazım. O yüzden şimdilik üzülerek es geçiyorum o mimarlık harikası yapıyı. Turistlerle selamlaşıp, içten Asyalılarla el sallaştıktan sonra gülümseyerek devam ettim yoluma.
Bab-ı Ali'ye de uzaktan bir bakarak Çemberlitaş'ın ezberlediğim kaldırımlarından yürüyerek Beyazıta vardım. Beyazıt diyince çocukluğumdan beri aklımda hep İstanbul Üniversitesi canlanır. Dile kolay dünyanın ilk üniversitelerinden biri. '' Böyle tarihi ve harika bir yapı İstanbul kadar başka hangi şehire yakışır ki?' diyorum kendi kendime yoluma devam ederken. Derken her taşı bambaşka bir tarih olan büyüdüğüm semte, İstanbul'un yedi tepesinden birinde bulunan Şehremi'ye geliyorum.  Şehremini, kendini sadece Fatihin kollarına bırakmış Konstantinopolis'in koruyucusu olan surların en iyi dostu diyebileceğim bir yer. İstanbul turumun ilk etabının son ayağı Şehremini'nin incisi diye adlandırdığım Büyük Saray Meydanı. Adını Bizans döneminde burada bulunun Büyük Bizans Sarayı'ndan alan bu yer benim cennetim gibi. İstanbul'un kucakladığı her karakterden var burada. Zengini, fakiri, namuslusu, hafifmeşrebi, mütasıbı, cool'u, radikali, laiki yani İstanbul'u İstanbul yapan her çeşit insan burada kendine biryer bulmuş, birbirlerini kucaklayarak yaşıyor...
Ahhh Şehr-i İstanbul sen nasıl bir yersin böyle? Nasıl bizi böylesine karmaşana çekerken biz bundan haz duyuyoruz? Terk etmek isteyip terk edemediğimiz bir sevgili gibisin tıpkı. Belki de bu yüzden ''Kara sevdan nerelerde yüreğimi çağırır. Dua gibi büyü gibi ezberledim hasretini, yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından''  demiştir Sezen Aksu tıpkı benim gibi senden kopamamışcasına...