9 Eylül 2015 Çarşamba

Kural 1: KİMSEYE GÜVENME

İnsanlara güvenmeyin. Çünkü insanlar, siz onlara ne kadar güvenirseniz sizi o kadar ağır bir şekilde yüzüstü bırakıyorlarmış. "Ben çok düşündüm"  diyorlarmış, "Umarım beni anlarsın"  diyorlarmış en son da "Kendine iyi bak" diyorlarmış ve gidiyorlarmış. Sanırım sonra da sizden her şeyi unutmanızı bekliyorlardır. Muhtemelen ilk olarak da verdiği sözleri unutmanızı beklerler. Çünkü sizi yüzüstü bıraktıklarının farkındalar. Ama üzülmeyin çünkü ben onlarında üzüldüğünü düşünmüyorum. Üzülecek olsalar gitmezlerdi değil mi? Nasıl mı bu kadar emin olabiliyorum hemen söyleyeyim. Emin olabiliyorum çünkü siz gitmediniz. Siz her şeye rağmen kaldınız. Ona taviz vermekten daha fazlasını yaptınız, kendinizden vazgeçtiniz ama gitmediniz. Siz 3 er kelimeden toplamda 9 kelimelik o 3 cümleyi kurmadınız ama o kurdu. Ağlamayın boşuna, ona da kızmayın. Kendinize kızın. Bunun böyle olmasının tek sebebi sizsiniz. Evet sizsiniz! Çünkü siz her şeye rağmen kaldınız, kendiniz olmaktan vazgeçtiniz ama kaldınız. Sustunuz, özür dilediniz, geceleri ağladınız, belki de ona yalvardınız ama siz hep kaldınız, gitmediniz. Onunla olabilmek için yaşam tarzını değiştirdiniz, arkadaşlarınızdan, kıyafetlerinizden vazgeçtiniz ama ondan vazgeçmediniz. Hep onunla kaldınız. Muhtemelen ne kadar haklı olup ona kızmış olsanız da o size geldi "Seni seviyorum" dedi ve siz de affettiniz değil mi? Çünkü ona inandınız. Tebrik ediyorum sizi, çünkü siz bunları yaparak hakkettiniz yüzüstü bırakılmayı.

Kusura bakmayın size pembe tablolar çizemeyeceğim. Ben o moddan çıkalı çok oldu. Evet şu an çektiğiniz o acıyı çok sevdiğiniz için çekiyorsunuz, evet Sezen Aksu ya da Model ya da Müslüm Gürses dinleyip (artık hangi tarz müzik seviyorsanız) ağlamanızın en büyük sebebi çok sevip kendinizden bile vazgeçmiş olmanız. Ve evet şu an bile ona kızamıyor olmanızın sebebi de çok seviyor olmanız. Çok sevmeyin azizim. Çok sevince çok üzülüyorsunuz, kırılıyorsunuz, dağılıyorsunuz, parçalanıyorsunuz. O "Kendine iyi bak" deyip giderken siz iyi bakılacak bir kendinizin bile kalmadığını fark ediyorsunuz.

Anlayamıyorsunuz değil mi neden gittiğini? Boş verin bende anlamadım zaten. Anlamaya da çalışmayın gitti işte ötesi var mı? Belki size "Senden asla vazgeçmem" dedi belki de " Benim içinde sen olmayan bir hayalim yok" dedi ama bakın şimdi gitti! Dün bu saatlerde yanınızdaydı ama şimdi gitti. Bunun nesini anlarsınız ki zaten? Bunu nasıl anlarsınız ki! Çok kafanızı yormayın. Dediğim gibi birine kızacaksanız kendinize kızın. Suçlu arayacaksanız kendinizi suçlayın. Kendinize bağırın çağırın, söylenin. Çünkü muhtemelen o da öyle yapıyordur. Sevmeyecektim bu kadar çok sevmeyecektim deyin, ama asla keşke sevmeseydim demeyin. Bir arkadaşıma, üzülme çünkü onun seni mutlu ettiği tek bir an herşeye değer demişim. Çok iyi demişim. Bende bazen ne güzel konuşuyormuşum böyle.

Bu arada Sezen Aksu dinleyip ağlamayın. Onun dediğini yapın alın başınızı efeler gibi gidin. Dursun bakalım o sarı odalarda nasıl durabilecekse. Ya da Model'in dediğini yapın Levla gibi gözünüzde yaşlarla vazgeçin. Ama sizden vazgeçenden siz de vazgeçin. Hiç olmadı Müslüm Gürses'in dediğini hatırlayın ne demişti "Herkesin acısı sevgisi kadar" eğer o kadar çok seviyorsanız onun için ondan vazgeçmesini bilin. Çünkü o da sizden kendi için vazgeçti.

Muhtemelen zaten o da sizi suçluyordur. Sizde sizi suçlayın. Tamam biliyorum çok zor. İçiniz yangın yeri gibi. Kalbiniz sıkışıyor, nefes alamıyorsunuz, gözleriniz ıslak ıslak bakıyor, boğazınızda düğümler var, fotoğraflarınızı silmeniz gerektiğini bilmek sizi delirtiyor, kokusunu unutmak zorunda olmak sizi kahrediyor, sesini bir daha asla duyamayacak olmak içini acıtıyor, gözlerinin içine bakmaktan utandığın o gözleri bir daha hiç göremeyecek olmak çok saçma geliyor ama her güzel şey biter bunu siz de biliyorsunuz. İki kişiden biri hep vazgeçer bunu da biliyorsunuz. Eee Feridun Düzağaç yıllardır boşuna mı diyor "Bana bitmeyen bir şey söyle. Söyle sonsuza inanayım" diye. Ya tamam ben biliyorum onun size ömrüm demesine, sonsuzum olur musun demesine hep inandınız. Belki de hiç beklemediğiniz bir anda size ettiği evlenme teklifi etmiştir ve siz de evet demişsinizdir. Ama kısmet değilmiş. Oluyor böyle şeyler. Ne yapalım hayırlısı buymuş. En baştan inanmayacaktın sende suç! Aklın sana "Bak seni uyarıyorum ateşle oynuyorsun, benden günah gidiyor!" dediğinde üstüne pembe bir örtü örtmeyecektin. "Bağlanmayacaktın öyle kimseye körü körüne, o olmazsa yaşayamam demeyecektin!" O adamlar o şiirleri boşuna mı yazmış? Bak haklı çıktılar işte.

İçinizdeki o gereksiz umudu da söküp atın. Geri dönmeyecek. Sizin gibi gurursuz değil o. Siz onun için gururunuzu ayaklar altına alıp defalarca özür dilediniz. Ama o aynısı yapmayacak. Ya mantıklı olun yapacak olsa gider miydi? Şimdi arkasından da hiç boşuna ağlamayın siz hakettiniz hepsini. Sizin neyinize insanlara güvenmek. Sizin neyinize çok sevmek. Tamam güzel günleriniz oldu, mutlu oldunuz, yüzünüz güldü, yanındayken hiç bir şeyin önemi yoktu. Ama bitti o günler. Çünkü o çok düşündü en doğrusu bu! Anlamaya çalışmayı bırakıp hakverir misiniz ona? Polyanacılık oynamayın. Boşuna bel bağlama geri gelmesine. Çünkü o artık hayatınızda değil. O gitti. Tıpkı önceden sizin başkalarının hayatından sessizce çıkıp gittiğiniz gibi o da şimdi sizin hayatınızdan gitti. Ve size çok iyi bildiğiniz bir şeyi de söyleyeyim mi "O bir daha asla geri GEL-ME-YE-CEK." Tıpkı sizinde hayatından sessizce çıktıklarınıza geri dönmediğiniz gibi o da size geri DÖN-ME-YE-CEK.

Hadi şimdi kendinize iyi bakın!

23 Haziran 2015 Salı

Gülmek eylemi...

Aslında baya bir zamandır yazmak istiyorum buraya ama bir türlü parmaklarım basamadı tuşlara. Sanki yazarsam her şey daha kötü olacakmış gibi hissettim ilk kez. İlk kez yazmak beni rahatlatmayacak daha kötü yapacak gibi geldi. Ama şimdi içimdekileri biraz olsun anlatabiliyorum.

Zor bir dönemdi annemden sonra neredeyse en çok değer verdiğim kişinin anne yarımın kanser olduğunu öğrenmiştim üstelik çok sevdiğim biri kanseri henüz atlatmışken ve çok sevdiğim birini kanserden yeni kaybetmişken.

Bu sefer ne olacağını kestiremediğimden zaten tuhaf olan ben daha da tuhaflaştım Evet sürece alışığım ama yeniden aynı şeyleri yaşamak da bu defa hiç hoşuma gitmiyor. Saatler süren seanslar, seansların verdiği stres, üzüntü, onun canının yanması ama bunu belli etmemeye çalışması...
Bunlar hep bildiğim ve nefret ettiğim şeyler çünkü kendimi sevdiğim biri karşısında hiç o kadar çaresiz hissetmiyorum. Birinin daha ağlamaklı ses tonu ve acısının içinde okunduğu gözleriyle bakıp ''Sen niye bugün gülmüyorsun?'' demesini istemiyorum. Ben bu cümleyi çok duydum. Tedavisi boyunca canımın canı dediğim o zaman daha ilk okula giden o insandan çok duydum. Bir defa daha canım dediğim anne yarım dediğimden duymak istemiyorum. İlk defa aynı filmi üçüncü kez izlemek istemiyorum. Çünkü bu filmin en komik sahnesi bile beni güldürmüyor.

Düşünsene birinin sana ihtiyacı var ama çaresi sen değilsin. Acısını dindiremiyorsun, sana sarılmak istediğinde buna izin veremiyorsun, saçlarını taramayı özlediğini söylediğinde ona bir cevap veremiyorsun, dışarı çıkmak istediğinde onu dışarı çıkaramıyorsun çünkü çıkarsa kötüleşebilir, o gece ağrısından uyandığında ona ''Merak etme az kaldı geçecek bu ağrılar iyileştiğin için oluyor'' demekten başka bir şey gelmiyor elinden. Ona devamlı hiç inanmadığı yalanlar söylemekten başka bir şey gelmiyor elinden. Ya da iyi olduğu günler beraber sohbet ettiği yan oda da kalan çocuk melek olduğunda ona bunu söylemiyorsun.

Ben bu yaşadıklarımı yeniden yaşamak istemiyorum. Evet belki aynı kişi değil, belki bu seferki bir önceki kadar ağır değil ama ben istemiyorum. Farklı gözlerde aynı acıyı görmek, benzer cümleleri duymak istemiyorum. Ama buna da engel olamıyorum çünkü o sancılı tedavi süreci çoktan başladı ve ne yazık ki şuan yapmam gereken tıpkı 1 aydır yaptığım gibi etrafa hiçbir şey olamamış gibi gülmek. Bir süre daha rol yapmam gerekecek. Şimdi elimden gelen tek şey onun o maskeyi çıkartıp saçlarına hangi şekli vereceğini düşündüğü günleri beklemek ve bunu beklerken ona ne olursa olsun gülümsemek...

27 Nisan 2015 Pazartesi

Aldatan mı? Aldatılan mı?

Bir erkek neden aldatır? Bu konu oldukça kafa kurcalayan bir konudur benim için. Gerçekten merak ediyorum bir erkek neden aldatır? Kadın mı yetemez ona yoksa o mu yetemez kadınına? Eksik olan parça hangisi gerçekten merak ederim.

Kadınların büyük çoğunluğunda hiç hoşuma gitmeyen bir huy vardır. Hayatlarına bir erkeği aldıklarında ona bütün benliklerini adarlar. Bütün hayatları o erkek olur ve hayatlarını merkeze oturttukları o erkeğe göre planlarlar. Bir çok kadın onun komutlarıyla oturup kalkar, onun istediği kişilerle onun istediği zamanlarda görüşür ve onun istediği kıyafetleri giyer. Alışverişini bile hayatındaki erkeğe göre planlamaya başlarlar. Peki bir kadın benliğinden bu kadar taviz verirken, bu kadar kendini onun için ezerken bir erkek neden aldatır? Öyle ki kadın erkeği elinde tutmak için, ondan biraz daha fazla ilgi görmek için, bir çift güzel söz duymak için bütün benliğini verirken hatta aklınıza gelebilecek her konuda 'tabularını yıkarken' erkeğe yetmeyen nedir?

Bir kadını aldatmak onun elinden bir çok şeyi aldığını sanmaksa eğer  niçin bu acımasız uğraş? Sanırım erkek, kadının özgüvenini, gülüşünü, sevgisini, sevincini, mutluluklarını elinden aldığını onu hayatı boyunca sürecek bir karanlığa hapsettiğini zannederek böyle aşağılık bir biçimde kapatıyor eksikliğini. Aslında erkek öyle sansa da o iş öyle değildir. Erkeğin belki son olan bu vuruşu kadını yere yığmaz yerden kaldırır. Kadın hayatında nerede yanlış yaptığını düşünür bulur ve yaralarını sarmaya başlar. Üstelik bu defa daha güçlüdür neyle nasıl mücadele edeceğinin farkına fazlasıyla varmıştır.

Bence kesinlikle erkek bir kadını, kendi eksikliklerini, ona her şeyini adamış kadınına her anlamda yetememişliğini kapatmak için aldatıyor. Aslında kadının ondan üstün olduğunu fark edip bir nevi intikam alıyor ondan. Kadınların üstün olması pek kabul edilmiyor malum. Ama yine de anlam veremiyorum hayatında olan bir varlığa neden böyle bir şey yapasın ki? Onun gözünde çok yüce bir konumdayken neden kendini aşağılık bir konuma düşürmek için çaba gösterisin ki? Bana mantıksız geliyor sana hayatını adayan bir kadının gözünden böylesine iğrenç bir şekilde düşmek için çaba göstermek. Sanırım erkek ve kadın arasındaki ilişkiyi bir savaş olarak gördükleri zaman oluyor bu? Belki de aşkta ve savaşta her şey mubahtır sözü bununla ilgili söylenmiş bir sözdür.

Peki bu bir savaşsa bu savaşın kaybedeni aldatan mı yoksa aldatılan mı?

10 Mart 2015 Salı

Her Erkek Beyaz Atlı Prenstir Ama Her Kadın Prenses Değildir!

Türk toplumu ataerkil bir yapıya sahip olduğundan dolayı mıdır bilmem ama Türk toplumunda özellikle kadınlar tarafından çok baskın olarak hissedilen bir erkek önceliği vardır. Hayatımızın her alanında hissedilen bu ''baskın güç ya da sahiplenme'' en çok kadın erkek ilişkilerinde hissedilir.

Mesela çok ve çok fazla iddialı ya da hırslı olmayan bir kadının, duygusal anlamda bir ilişkiye başlayacağı erkekte aradığı en temel özellik anlaşabilmektir. Çok bilindik bir cümle vardır ya hani ''Kadınlar onları güldürebilen erkekleri severler.'' diye o sözün asıl anlatmak istediği, kadınların yanındayken eğlendiği, huzurlu olduğu ya da hoş vakit geçirdiği erkeği sevmesidir. Eğer bir erkekle anlaşabiliyorsa bir kadın, onun için o erkeğin dış görünüşünün pek fazla önemi yoktur. Bütün diğer olumsuz etkenler çoktan ortadan kalkmıştır. Geriye sadece karşı taraftan gelecek o küçük ama güzel adım kalmıştır. Yani duygularına karşılık bulmak, erkeğinde onunlayken eğlendiğini bilmek ve diğer bütün etkenlerin ortadan kalktığını bilmek. Burada kadının hissettiği ve karşı tarafında hissetmesini istediği şey ''Ben sevdiğim zaman o zaten dünyadaki en mükemmel insandır!'' teorisidir.

Ama erkekler için bu böyle değildir. Bir erkek ister yakışıklı, ister karizmatik, ister öz güvenli ya da öz güvensiz olsun karşı taraf da ilk aradığı şey dış görünüştür. Eğer bir erkek kadının dış görünüşünü beğendiyse dikkate alacağı ikinci şey kadının zekasıdır. Hiçbir erkek kendisinden daha zeki bir kadınla birlikte olmak istemez çünkü kadını inandıramamaktan korkar. Ve kadın için önemli olan bütün o eğlenmek, anlaşmak gibi kavramlar erkek için sonradan gelir. Öncelik olan erkeğin kadını beğenmesi ve istemesidir.

Eğer erkek isterse kadının pek fazla söze hakkı yoktur. Erkek o kadını bir şekilde elde eder. Çünkü farkındadır kadınların önce soyut kavramlara öncelik verdiğinin. İşin en acı yanı kadınlarında bunu biliyor olmasıdır. Yani bile bile lades derler...

Başta söylediğim gibi ataerkil yapımızdan dolayı mıdır nedir kadın bunu bile bile erkeğe karşı gelmez. Belki de gelemez. Öyledir ki bazen kendine öz güveni olan bir kadın, kendine güveni olmayan bir erkeğe hoş gözükmediğini anladığında belkide çok baskın olan duygularını içinde tutmak zorunda kalır. Çünkü er kişi onu beğenmemiştir, istemiyordur. Şimdi kadına düşen susmak ve bunu kabullenmek usul usul ona cansız bir varlık muamelesi yapan erkeğin hayatından çıkmaktır. Üstelik bunun için kendini kötü hissetmelidir, üzülmelidir. Erkeğin bütün olumsuzluklarına rağmen o erkeğe güzel şeyler beslediği halde sessiz kalan kadın, suçu kendinde aramalıdır, Kendini çirkin hissetmelidir. Kendini aşağılık bir varlık gibi hissetmelidir. Çünkü saçı uzun ya da kısa olduğu için belkide boyu kısa ya da uzun olduğu için, ya çok zayıf olduğu için ya da çok kilolu olduğundan dolayı hatta saç veya göz renginden ötürü erkek kadını beğenmemiştir. Ve tüm bunlar kadının suçudur.

Oysaki erkek mükemmeldir. Bir kadını görür, beğenir, ister ve alır. Kadın ya onun 'malı' olur ya da olmaz. Çünkü göze hoş gelmez. Ve her erkek mükemmeldir ama kadınlar için aynı şey söz konusu değildir. Kadınlar ikiye ayrılır; ''güzel'' kadınlar ve ''çirkin'' kadınlar. Bir kadın ya erkeğin yanına yakışıp onun 'kadını' olur ya da yanına yakışmaz ve hislerini içine atar.


Çünkü her erkek birer beyaz atlı prenstir ama her kadın daima güzel bir prenses değildir...

Ve ne yazık ki kadın bunu kabullenmiştir...



26 Şubat 2015 Perşembe

TEBRİKLER! TECAVÜZE HAK KAZANDIK!!!

Aslında nereden başlayacağımı tam olarak bilmiyorum. Önce başındaki takkesine, üstündeki 'dindar adam' kıyafetine ve boyum kadar sakalına bakmadan yanından geçen mini etekli kıza , derin bir iç çektikten sonra,  ''Oyyyy oooyyy maşallahhh'' diyen yaratıktan mı başlasam yoksa elinde simitle yürüyen kıza salyaları aka aka ''Acık da ben yiyeyim'' diyen sokak serserisinden mi başlasam? Ya da hepsini bir kenara bırakıp beni en çok üzenden yani yanından geçen mini etekli kıza ''Siz tacizi de tecavüzcüde hakkediyorsunuz! Siz cehennemde yanarken biz odun atacağız!!'' diyen kadından mı başlasam gerçekten bilemiyorum.

Özgecan vahşetinden beri devamlı ''Biz ne ara böyle bir toplum olduk acaba?'' diye düşünüp duruyorum. Ne ara bu kadar sapkınlaştık diye düşünüyorum. Ne ara uçkurumuz bizi düşünmekten alıkoyacak kadar önemli hale geldi diye düşünüp duruyorum. Ve üzülerek söylüyorum, biz kadınlar olarak ne yazık ki erkeklerden duyduğumuz en başta yazdığım tarzda aşağılık cümlelere aşinayız. Bu durum bizi üzse de toplumumuz bizi neredeyse buna alışmış, hatta sokağa çıkarken ''Acaba bugün neler duyacağım?'' diyecek hale getirdi. Buna rağmen beni en çok üzen bir kadının bir kadına bunu demesidir. Seni en iyi anlayacak kişi büyük bir oranda senin hemcinsinken, yani bir kadınken bir kadının sana ''Sen TECAVÜZÜ hakkediyorsun!'' demesi ne kadar da acı bir durum. Tecavüzü hakketmek nedir? Yalvarırım biri bana açıklasın nedir bu tecavüzü hakketmek? Böyle iğrenç bir şeyi hakketmeyi nasıl birine yakıştırırsın? Hani senin dininin hoşgörüsü? Senin kıyafetinle apaçık belli ettiğin dinin sana kalp kırmayı, kötü kelamı yasaklamamış mıydı? Sana dinini iyi yaşaman ve iyi yaşatman buyrulmadı mı? Senin bunlardan anladığın bir kadına sırf mini etek giydiği için tecavüzü reva görmek midir? Bir insanın sırf kıyafeti yüzünden böyle aşağılık bir duruma maruz kalması mı senin hoşuna giden?

Ne ara bu duruma geldik biz? Ne getirdi bizi bu duruma? Kapalı açığa ne ara bu kadar düşman oldu? Zinanın sırf cinsel ilişkiyle olmadığını, aynı zamanda dil ile olduğunu, kalp ile olduğunu ve göz ile olduğunu ne ara unuttunuz? Yanından geçen kızı gözlerinle o an soyarken nasıl olurda ben Müslümanım diye gezinirsin ortalıkta? Lütfen bana bunları açıklayın. İnsanları karakterine göre değil kıyafetine göre yargılamayı, bir kadının bir kadına tecavüzü reva görmesini, bir kızı gözleriyle soyarken ona dini kullanarak bir şeyler söylemeyi ne olur açıklayın bana.

Emine Supçin'in ''Cehaletin en büyük korkusu kadındır. Çünkü kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir.'' diye çok sevdiğim bir sözü vardır. Bugün bir kez daha anladım ki önce kadın öğrenmeli. Tecavüzün aşağılık bir durum olduğunu önce kadın öğrenmeli. Mini etek giymenin suç olmadığını, mini etek giyenlerin fahişe olarak yaftalanmaması gerektiğini önce kadın öğrenmeli. Yolda yürüyen insanlara laf atılmaması gerektiğini önce kadın öğrenmeli. Kadın öğrenmeli ki yetiştirdiği erkeğe ya da kıza da öğretebilsin. Kadın öğrenmeli ki bu ülke yeniden yaşanır hale gelsin.

Kadın öğrensin ki, oğluna da kızına da, kimsenin ama hiç kimsenin tecavüzü hakketmediğini öğretebilsin...



14 Şubat 2015 Cumartesi

Kadınlar Harikalar Diyarında...

N.Ç: 13 yaşındayken 26 kişi tarafından ters ilişkiye zorlandı. Mahkeme, 11 yıl sonra sonuçlanan davada kızın kendini savunabileceği ve iyi hal gerekçesiyle sanıklara hatrı sayılır cezai indirimler uyguladı!

Münevver Karabulut: 2009 yılında 17 yaşındayken cesedi çöp konteynerinde parçalanmış halde bulundu. Vahşi cinayeti işleyenin genç kızın erkek arkadaşı olduğu ortaya çıktı. 24 yıl hapis cezası alan genç kızın erkek arkadaşı, hapishanede intihar ederek yaşamına son verdi!

Sinem Yurdanur: Bursa'da üniversite ikinci sınıf öğrencisi olan genç kız erkek arkadaşı olduğu iddia edilen şahıs ve iki arkadaşı tarafından öldürüldü. Cesedi 3 sene sonra bir ormanlık alanda battaniyeye sarılı olarak bulundu. Erkek arkadaşı olduğu iddia edilen  Emrah K. intihar etti. Diğer 2 sanık ise 'suç delillerini gizlemek" suçundan 3'er yıl 6'şar ay hapis cezasına çarptırıldı. Sanık Erdal Güneş'in cezasında bir indirim olmazken Rıfat A.'nın cezası ise soruşturma aşamasında cesedin yerini göstererek ekiplere yardımcı olduğu için 8 ay 12 güne indirildi. Daha önce yargılandığı Hanım ağa çetesi davasından da beraat eden Rıfat A. kararla birlikte tahliye edildi!

Ayten Demir: Çocuklarının velayetini almak için gittiği mahkemede, eski eşinin arkadaşı tarafından 11 el ateş edilerek öldürüldü. Zanlı Ahmet A'ya ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle dava açıldı.

Ve Özgecan Aslan: 20 yaşındaki genç kız yaşları 25, 26 ve 50 olan 3 kişi tarafından önce tecavüze uğradı. Ardından genç kızı öldürüp yaktılar. Yetmezmiş gibi bir de cesedi, dereye attılar. Zanlılardan S.A'nın ise uyuşturucu etkisi altında olduğu iddia ediliyor.

Bugüne kadar benim ''MUASIR MEDENİYETLER'' seviyesindeki ülkemde belkide onbinlerce kadın cinayeti işlenmiştir. Pek çoğunun suçlusu hala bulunmamış ya da gerekli cezayı almamıştır. Bu olayların önüne geçilmesi için daha ne kadar kadın ölecek? Kaç kadını daha kurban vereceğiz? Gerçekten tek suçumuz KADIN olmak mı? Yukarıda yazdıklarım sadece benim hatırlayabildiklerim. Hatırlayamadığım, hatırlayamadığımız bir çok kadın cinayeti ya da kadın tecavüzü var.

Eğer yeni Türkiye dediğiniz buysa size kalsın. Sapığınızla, iyi hale sahip tecavüzcülerinizle, töre töre diye bağıran insanlarınızla, namus bekçilerinizle, tacizcilerinizle, katillerinizle o yüksek refah seviyenizle o muhteşem medeniyetinizle yaşayın.

Çünkü biz kadınlar, her yerde YENİ TÜRKİYE diye bağırıp durduğunuz o ülkeden, sokakta rahat yürümeyi, otobüse rahat binmeyi, rahatça gülmeyi, gülünce 'basit' olarak adlandırılmamayı, töre uğruna öldürülmemeyi, her türlü namussuzluğu yapanlardan sonra namusla ilgili nutuklar dinlememeyi, aşağılık bir tecavüzcünün iyi hali olup cezada indirim almamasını, şereften nasibini almamış bir eski kocanın boşandığı karısını öldürüp 'tahrik edildiği'' gerekçesiyle cezasında indirim uygulanmamasını bekliyoruz.

Biz kadınlar, kadın olarak yaşamak sırf kadın olduğumuz için işkenceye, tecavüze, öldürülmeye, basit yakıştırmalırınıza maruz kalmamak istiyoruz.

Biz önce insan sonra kadınız. Ama kadını aşağılık bir varlık olarak görüp ona her istediğini yapabileceğini sanan yaratıklar, siz ne insan, ne erkek ne de adamsınız. Çünkü siz sadece nefes alan birer yaratıksınız!



17 Ocak 2015 Cumartesi

Kadınlar bazen düşerler...

Kadınların kendilerine özgü bazı erdemleri vardır. Bu erdemler onların her daim en önemli dayanaklarıdır. Bir kadının erdemleri, yeri geldiğinde onun altına sığındığı çınarın gölgesi olur.

Bir kadının en önemli silahı ise, kendine olan güvenidir. En önemli silahı, en sağlam zırhı, en keskin bıçağı, en keskin sözü her zaman kendine olan güvenidir. Bundan dolayıdır ki bir kadın sadece kendine olan güvenini kaybettiğinde yenilir. Pek tabii bir de kendine saygısını. Bu ikisine sahip kadınlar asla yenilmezler...

Ama kadınlar, bazen düşerler... Sonra üzerilerine bulaşmış tozu silkeleyip yeniden devam ederler yürümeye. Sonra tekrar düşerler ve tekrar üzerilerine bulaşan tozu silkeleyip ayağa kalkarlar. Tekrar, tekrar, tekrar ve tekrar, onlarca kez düşerler ve hepsinde yeniden ayağa kalkarlar. Ayağa kalkarken önce başlarını yukarı kaldırırlar sonra kendileri kalkarlar. Bazen yolda yanlarına birilerini alırlar ona destek olsun diye. Bu bir arkadaş, bir dost, bir akraba ya da bir sevgilidir. Ve yine bazen, o kişi asla ona destek olmaz. Önce kadının öz güvenini yolda tümsek yapar. Kadın sendeler... Sonra kadının kendine saygısını, kadının yolunda tümsek yapar yanındaki. Kadın tekrar sendeler ama yinede düşmez... Bu sefer kadının ona sevgisini, kadının yolunda bir çukur haline getirir düşsün diye kadın. Kadın, bazen düşer o çukura. Düşerse eğer, düştüğünü anladığı an çıkar o çukurdan. Sonra öz güvenini ve kendine saygısını koyar cebine, yoluna yalnız devam eder...

Yalnız kalır, ağlar, kırılır, düşer, sendeler ama asla yenilmez kendine güveni olan kadın. Her seferinde kendi başına, başı dik bir şekilde ve bir öncekinden daha güçlü devam eder yoluna kaldığı yerden. Öz güveni olduğu sürece ardı yoktur kadının, Karşısındaki her ne olursa olsun mücadele edebilir çünkü. Eğer sığınacak bir limana ihtiyacı olursa, bu limanın gerektiğinde yalnızca kendisi olacağını iyi bilir kendine güveni olan kadın.

Sonra o güçlü kadınlar, bazı güzel yazan adamlara onlarsız yapamayacaklarını hissettirirler. O adamlar, o güçlü kadınlara güzel sözler, güzel mektuplar, güzel şiirler ve güzel şarkılar yazarlar...

Ama bazen öyle bir zaman gelir ki, o güzel yazan adamlar, o güçlü kadınların yalnızca anılarında kalırlar...